Yüklüyor...
Buradasınız:  Giriş  >  KAHVE MOLASI  >  FİNCANIN İÇİNDEKİLER  >  Okumakta Olduğunuz Yazı

OTALAK- 3 (SON)

Yazar:    /  22 Kasım 2015  /  Yorum yok

Ah Kezban, ah… Bu bana yapılır mı be?

İyi ki biraz param vardı. İzmir gibi yerde iş bulmak kolay mı? Kezban yol bilmez, iz bilmez. Kemeraltı’na inse hayatta geri dönemez. Kaybolup gider de kabahati benden bilirler. İşe falan gidemez. Tövbe…

Hasan bir yandan anlatadursun.  Ben de işime bakayım. Domatesler suyunu çekince bir çay bardağı kadar sirke ilave ettim. Sirkenin de domates ve biberler içerisinde kaybolması, buharlaşarak duruluğunu yitirmesi gerek. Tencere kımıl kımıl kaynarken ben de sarımsaklarımı soyup ezerim. En son iş bu… Tencereyi ateşten indirip azıcık soğuttuktan sonra koymazsam sarımsak acayip kötü kokuyor. Birazcık haşlanmış, azıcık çiğ olmaz işte…

Hasan’a sorsan Hacırahmanlı’yı bilmez örneğin. Fütuhat Hocayı, Hulisi’yi, Zeytin Silken Kadri’yi, Galip Hocayı, hele hele okul Müdürü Mustafa Kemal AÇIK’ı bile hiç tanımaz. Bir kez bile Pehlivan Gazoz’u gazozu içmemiştir. Cincibir ile Sinal Cola’dan haberi bile yoktur. Yazlık Sinema’yı, Makinist Zeki’yi, Cihan Aga’yı duymamıştır hatta.

Küçük kasabalar delileri sever. Akıllı adamlar çabucak unutulur gider. Belalı, hır çıkarmaya meyilli delikanlıları sever ama efendi olanların esamesi bile okunmaz. Lafa gelince dürüst ol, adil ol, arkadaş ol, tutkun ol, sözünü tut, merhametli, güleç yüzlü ol derler ama sakın aldanma. Sadece nasihattir. Arkadaşlarımdan biri “Nasihatlar çürük yumurtalara benzer. İyi olsalar öyle önüne geline atılıp saçılmazlar,” demişti. Bunu bir yerden mi okudu, bir yerinden mi uydurdu bilmiyorum. Ama konuştuğumuz konuya da cuk oturdu.

Kasabaya arada sırada uğrardı. Deli Tayyip derlerdi. Ayda, yılda bir aklına esince çıkıp gelirdi. Cak Cak Esma’nın akrabasıydı. Benim de baba tarafından akrabamdı. Ama kan bağımız neydi bilmiyorum. Kasabaya geldiği zamanlarda Horoz’uh Kahvesi’ne oturdu. Esma Halam ’da bir iki gece kalıp giderdi. Her zaman elinde uzunca bir çobandeğneği vardı. Çarşıya çıktığında bile değneğini elinden bırakmazdı. Bir de kahverengi şayak pantolonu. Adı deliye çıkmıştı ama ben hiçbir acayipliğini görmedim. Pek konuşmazdı. İnsanların yanına sokulmasından da pek hoşlanmazdı. Bakışlarını yere eğer, kendi kendine bir şeyler fısıldardı. İçinden sövüyor muydu? Kızıyor muydu? Anlaşılmazdı. Babamla eski günlerden konuşurlardı. Yugoslavya’dan, dağlardan, ormanlardan, kırmızı patateslerden, bal kabaklarından, keçilerden falan… İştip derlerdi, Pırnalı, Kutsa, Urrak, Koca Gaber, Küçük Gaber, Kocaçuko  Deresi, Süpürge, Radanya… Ormana oduna giderlerdi, eşeğe yükledikleri denklerle İştip Pazarı’nasatmaya götürürlerdi. Gece önlerine kurtlar çıkarlardı, çakallar, tilkiler, tavşan ve hatta ayılar.   Deli Tayyip kasabada fazla kalmazdı. Koca Mera’nın sonundaki ağıla giderdi. Orada her zaman çoban olurdu. Anılarında kalan Vırteşka yamaçlarında keçi ve koyun sürüleri peşinde dolaşır uzakta uluyan çakalların sesini bile duyabilirdi.

Kasabada bir Deli Tayyip daha vardı. Elbette deli falan değildi. Sadece tren yolu boyunda, asfalt kıyısında koyunlarını otlatırdı.  Kardeşi Çatlak Hasan’ı herkes tanırdı ama Tayyip’i bilmezlerdi. Eğer koyunlara ya da köpeklere taş atmazsan sesini bile çıkarmazdı. Uzun boylu, izbandut gibi biriydi.  Dur, otur, aman etme, şaka yaptım falan anlamazdı. Adamın kafasına çoban sopasını indirdiği gibi iki seksen uzatırdı. Bizim komşumuzdu. Köpeklere taş atsam bile bana ses etmezdi.

Bu iki Tayyip’in ortak bir özelliği vardı. Yirmi, otuz belki kırk yıl önce Yugoslavya’dan Trene binip Türkiye’ye gelmişlerdi. Bin kilometre yolculuk yapmalarına rağmen yaşadıkları yeri hiç terketmemişlerdi. Onlar hiç Hacırahmanlı’da yaşamadılar. Eminim ki, rüyalarında bile kasabayı hiç görmezlerdi. Hep İştip dağlarında, ormanlarında, bayırlarında, derelerinde, bahçelerinde ve köylerinin sokaklarında dolaşıp dururlardı. Para’nın ne olduğunu bilmezlerdi. Sadece çalışırlardı. Akrabam olan Deli Tayyip’i ilmem ama komşum olanın parasını zaten kardeşi Hasan yerdi. Hatta bazen gizlice abisinin koyunlarını da satardı. Tayyip yeniden birkaç koyun alıp otlatmaya giderdi.  Gitmek zorundaydı. Çünkü o kasabanın sokaklarından uzaklaşıp ovaya çıktığında anılarında kalan dere boylarında, otları insan boyu kadar yükselen çayırlarda gezmeye başlardı. Bu adamlara deli denmesinin tek nedeni aslında diğer insanlarla bir arada olmayı ve kaynaşmayı sevmemeleriydi. Düğünlere gitmezler, pazara çıkmazlar, bayramlarda da pek ortalıkta görünmezlerdi.

Hasan, Hacırahmanlı’yı bilmez. Gürzüvet’li ama orayı bile bilmez. İstanbul asfaltından onlarca kez geçmiş ama bizim kasabadan haberi bile yoktur. Onun parası koyunda, cam, süt, soba fabrikasında işçi hep… Bir de Kezban bilir… Bir de sözünün kesilmesine kızmayı. Hasan’ı sabırla dinlemek lazım…  Ama nasıl? Bir anlatmaya başladı mı saatler sürer…

Süt fabrikasına çuvallar doluşu süt tozu gelirdi. Kaya gibi sertleşmiş, topak topak. Kırardık onları. Sonra da makineye atardık. Yoğurt yaparlardı, ayran falan. Pastörize süt bile yaparlardı. Görsen hayatta içmezsin. O fabrikadan çıktıktan sonra bile yıllarca süt içemedim, yoğurt yiyemedim.

Süs biberinden, domatesli, sirkeli, sarımsaklı otalak içine ezilmiş sarımsakları da içine katıp karıştırdığımda hazırlanmış oldu. Elime bir parça ekmek aldım. Kaşıkla aldığım otalağın içine batırdım. Gözlerimden ateş çıkartıyordu ama çok da güzeldi.   Benim yediğimi görünce Hasan da istedi. “Bu sana göre değil,” deyince iyice gaza geldi. Yapma, etme dediysem de dinletemedim. Üzerine biraz otalak koyduğu ekmeği ağzına atmasıyla tükürmesi bir oldu. “Yandım anam,” dedi. Su verdim. Baktım fayda etmiyor koştum içerden bir çanak yoğurt getirdim. Yoğurt bitti ama bizimkinin üfüldemeleri bitmedi.

Kezban Meselesi derin mevzuu. Kenarından çıtlatayım ama fazla da karıştırmayalım. Kezban bir mermerciyle kaçmış. Anası kaçınca kızı da bir delikanlının peşinden gitmiş. Hasan kalmış mı ortada dımdızlak. Kızı pek salladığı yok illi de Kezban. Hasan kızın derdinden geçmiş ama Kezban mıh gibi beynine çakılıp kalmış. Gülme komşuna gelir başına. Sizin de karınız kaçsa ne yaparsınız?

Bursa Kasım 2015
Seyfullah

Kezban
Köyün içinde bir ev
Evin içinde bir oda,
Odanın içinde bir adam,
Adamın içinde bir şeytan,
Kezban, Kezban!
Baktı ki Kezban Yok,
Baktı ki Kezban gelmeyecek,
Verdi ipi şeytanın eline,
Tavandaki merteği göstererek…

The following two tabs change content below.
Seyfullah Çalışkan

Seyfullah Çalışkan

Seyfullah Çalışkan

Latest posts by Seyfullah Çalışkan (see all)

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

RTE PARTİ

Devamı →